Son zamanlarda taşınma meselesinin verdiği telaş içerisinde, birçok esnafla kimi zaman soru-cevap şeklinde, kimi zaman da cevapsız kalan sorular üzerinden iletişim kurduğum oldu. Emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar, nakliyeciler…
Bu yazı elbette bir genelleme değil. İşini ahlaki bir zeminde yapan emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar ve nakliyeciler de var. Benim söylediklerim, yalnızca son dönemde muhatap olduğum bazı insanlarda ve bazı sektörlerde karşılaştığım örneklerden ibaret.
Emlakçılardan başlamak gerekirse, bu mesleğe tamamen yabancı biri değilim. Fakat son zamanlarda muhatap olduklarım bana epey yabancı geldi.
Bilgi almak için aradığımda kem küm ederek geçiştirenler, sırf evi göstermek için ısrar edenler, evin gerçeklerini ancak karşı karşıya geldiğimizde anlatanlar… Evin kusurlarını dile getirdiğimde ise bunu sanki şahıslarına yöneltilmiş bir eleştiri gibi algılayanlar.
Hiç unutmam; baktığım evlerden birinde odanın bir tarafında belirgin ve alçak bir kiriş vardı. Haliyle oraya dolap sığmayacaktı. “Burada kiriş var.” dediğimde emlakçı, “Abi kirişi yıkamayız.” diye cevap verdi. Sanki kendisinden kirişi yıkmasını istemişim gibi.
Başka bir evde ise banyo oldukça küçüktü ve duşakabin kapısı katlanır tarza idi. Bunu, alan küçüklüğünden böyle olduğunu dile getirdiğimde aldığım cevap, “Ondan değil modern bir dokunuştan.” oldu. Hazır cevap karşısında şaşırmadım desem yalan olur.
Emlakçılar, ev sahiplerinin taleplerini bir bir sıralıyordu. Altı aylık kirayı peşin isteyenler, yalnızca yıllık kiralama şartı koyanlar… Bir ev sahibi ise evcil hayvan ve çocuk istemiyordu. Bende ikisi de yoktu ama mesele zaten benim bu şartlara uyup uymamam değildi. Böyle bir talep, başlı başına düşündürücüydü.
Bir şeyin sahibi olmak, ne yazık ki bazen insana sahip olduklarından daha fazlasına sahip olduğu hissini verebiliyor. Mülkiyet, insanın elinde olduğu zaman bazen ihtiyaç olmaktan çıkıp bir üstünlük duygusuna dönüşebiliyor.
Üstelik ev tutulduğunda da mesele bitmiyor.
Boyacıların ve nakliyecilerin birbirinden tamamen farklı fiyatlar vermesi, aynı iş için birkaç farklı rakamla karşılaşmak ve her seferinde “Kime, ne satarsak?” anlayışının hâkim olduğunu hissetmek… Piyasa, olması gereken ölçülerden ziyade pazarlık yapma ve karşısındakini ikna etme gücüne göre şekilleniyor.
Belki de bütün bu yaşadıklarımın ortak tarafı buydu.
Gündelik hayatın son derece sıradan görünen meseleleri üzerinden, insanların birbirlerine karşı taşıdıkları ahlaki sorumluluğun ne kadar kolay geri plana itilebildiğini görmek.
Oysa ahlak, yalnızca büyük meselelerde hatırlanması gereken bir kavram değil. Bir ev gösterirken, bir fiyat verirken, bir işi yaparken, bir kusuru anlatırken, bir müşteriye cevap verirken de ahlak vardır.
Hatta belki ahlakın asıl sınandığı yer tam da burasıdır.
Kimsenin bizi görmediğini düşündüğümüz, karşımızdakinin hakkını aramasının zor olduğunu bildiğimiz, “Nasıl olsa böyle yapılıyor.” diyerek kendimizi kolayca ikna edebildiğimiz o küçük anlar…
Bu yüzden ahlak kavramının ne olduğunu ve ne olmadığını yeniden konuşmanın; ahlaklı olanla olmayan arasındaki ayrımı yeniden hatırlamanın zamanı geldiğini düşünüyorum.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarıyla değil, birbirlerine nasıl davrandıklarıyla da ölçülür.
Ve belki de ahlakın yeniden toplumun en üst değerlerinden biri olması gerektiğini hatırlamanın tam zamanıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder