Ana içeriğe atla

Kayıt 029 | Ahlaki Zeminde İnsan İlişkileri

        Son zamanlarda taşınma meselesinin verdiği telaş içerisinde, birçok esnafla kimi zaman soru-cevap şeklinde, kimi zaman da cevapsız kalan sorular üzerinden iletişim kurduğum oldu. Emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar, nakliyeciler…

    Bu yazı elbette bir genelleme değil. İşini ahlaki bir zeminde yapan emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar ve nakliyeciler de var. Benim söylediklerim, yalnızca son dönemde muhatap olduğum bazı insanlarda ve bazı sektörlerde karşılaştığım örneklerden ibaret.

    Emlakçılardan başlamak gerekirse, bu mesleğe tamamen yabancı biri değilim. Fakat son zamanlarda muhatap olduklarım bana epey yabancı geldi.

    Bilgi almak için aradığımda kem küm ederek geçiştirenler, sırf evi göstermek için ısrar edenler, evin gerçeklerini ancak karşı karşıya geldiğimizde anlatanlar… Evin kusurlarını dile getirdiğimde ise bunu sanki şahıslarına yöneltilmiş bir eleştiri gibi algılayanlar.

    Hiç unutmam; baktığım evlerden birinde odanın bir tarafında belirgin ve alçak bir kiriş vardı. Haliyle oraya dolap sığmayacaktı. “Burada kiriş var.” dediğimde emlakçı, “Abi kirişi yıkamayız.” diye cevap verdi. Sanki kendisinden kirişi yıkmasını istemişim gibi.

    Başka bir evde ise banyo oldukça küçüktü ve duşakabin kapısı katlanır tarza idi. Bunu, alan küçüklüğünden böyle olduğunu dile getirdiğimde aldığım cevap, “Ondan değil modern bir dokunuştan.” oldu. Hazır cevap karşısında şaşırmadım desem yalan olur.

    Emlakçılar, ev sahiplerinin taleplerini bir bir sıralıyordu. Altı aylık kirayı peşin isteyenler, yalnızca yıllık kiralama şartı koyanlar… Bir ev sahibi ise evcil hayvan ve çocuk istemiyordu. Bende ikisi de yoktu ama mesele zaten benim bu şartlara uyup uymamam değildi. Böyle bir talep, başlı başına düşündürücüydü.

    Bir şeyin sahibi olmak, ne yazık ki bazen insana sahip olduklarından daha fazlasına sahip olduğu hissini verebiliyor. Mülkiyet, insanın elinde olduğu zaman bazen ihtiyaç olmaktan çıkıp bir üstünlük duygusuna dönüşebiliyor.

    Üstelik ev tutulduğunda da mesele bitmiyor.

    Boyacıların ve nakliyecilerin birbirinden tamamen farklı fiyatlar vermesi, aynı iş için birkaç farklı rakamla karşılaşmak ve her seferinde “Kime, ne satarsak?” anlayışının hâkim olduğunu hissetmek… Piyasa, olması gereken ölçülerden ziyade pazarlık yapma ve karşısındakini ikna etme gücüne göre şekilleniyor.

    Belki de bütün bu yaşadıklarımın ortak tarafı buydu.

    Gündelik hayatın son derece sıradan görünen meseleleri üzerinden, insanların birbirlerine karşı taşıdıkları ahlaki sorumluluğun ne kadar kolay geri plana itilebildiğini görmek.

    Oysa ahlak, yalnızca büyük meselelerde hatırlanması gereken bir kavram değil. Bir ev gösterirken, bir fiyat verirken, bir işi yaparken, bir kusuru anlatırken, bir müşteriye cevap verirken de ahlak vardır.

    Hatta belki ahlakın asıl sınandığı yer tam da burasıdır.

    Kimsenin bizi görmediğini düşündüğümüz, karşımızdakinin hakkını aramasının zor olduğunu bildiğimiz, “Nasıl olsa böyle yapılıyor.” diyerek kendimizi kolayca ikna edebildiğimiz o küçük anlar…

    Bu yüzden ahlak kavramının ne olduğunu ve ne olmadığını yeniden konuşmanın; ahlaklı olanla olmayan arasındaki ayrımı yeniden hatırlamanın zamanı geldiğini düşünüyorum.

    Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarıyla değil, birbirlerine nasıl davrandıklarıyla da ölçülür.

    Ve belki de ahlakın yeniden toplumun en üst değerlerinden biri olması gerektiğini hatırlamanın tam zamanıdır.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıt 003 | Cunda ve Ayvalık, Instagram İllüzyonu

Ayvalık ve özelinde Cunda, Instagram sayesinde bambaşka bir ticaret alanına dönüşmüş durumda. Rengârenk sokaklar, leziz yemekler, yerel tatlar… Ama görüldüğü gibi değil hiçbir şey. Karşımızda, gerçeğin üzerine kurulmuş bir Instagram illüzyonu var. İki günlüğüne gittiğim Ayvalık ve Cunda için söyleyeceklerimin özeti tam olarak bu. Gitmediğimiz sokak, oturmadığımız mekân neredeyse kalmadı. Ve bütün bu deneyimin sonunda, sosyal medyanın inşa ettiği algıyla gerçeklik arasındaki farkı net biçimde gördüm. İlk dikkatimi çeken şey, daha Ayvalık’a girişte yaşandı. Navigasyon, yolun kalitesini ölçmüyor; sadece algoritmasını çalıştırıp sizi en kısa mesafeye yönlendiriyor. Ben de önümde navigasyon, direksiyon sallaya sallaya Ayvalık’a geldim. Ancak bölgeye ara sokaklardan inmeye başlayınca, hatta inmeye çalışınca, işin rengi değişti. Üstelik pazar günüymüş; meyve-sebze pazarı kurulmuş. Ara sokaklar tam anlamıyla kilitlenmişti. İşin ilginç tarafı, benim gibi şehir dışından gelen herkes de aynı so...

Kayıt 020 | Bir Haftanın Ardından

     Dün görev icabı bir kafede otururken Dr. Rüstem Orhan’ın “Alışkanlık” üzerine kaleme aldığı makaleyi okudum. Birkaç alıntı yapayım makaleden:      • Alışkanlık: Ara sıra yapılan, zamanla rutin hâle gelen ve sonrasında vazgeçilmeyen şartlanmış bir davranıştır.     • Süreç: Gayeler eyleme dönüşür, eylemler alışkanlıkları oluşturur. •     Bırakma Usulü: Alışkanlıklar pat diye pencereden atılmaz; diller dökerek merdivenlerden yavaş yavaş indirmeniz gerekir.     • Oluşum Şartı: Bir davranışın alışkanlık olması için doyum sağlayan bir ihtiyacı gidermesi ve çok tekrar edilmesi şarttır. •     Enerji Tasarrufu: Beyin, vücut ağırlığının %2’siyken enerjinin %20’sini tüketir. Alışkanlıklar, karar verme sürecini azaltarak zihinsel enerji tasarrufu sağlar.     • Günlük Etki: Günlük hareketlerimizin yaklaşık %40’ı alışkanlıklardan meydana gelir.     • Formül: Net tetikleyici + eylem + ödül =...

Kayıt 019 | Yıllara Meydan Okumak

     Her şey eskir; boya dökülür, duvarlar çatlar, pencereler değişir. Fakat bazı yapılar eskimek yerine, zamanın kendisini üzerinde taşımaya devam eder.  Ama yıllara meydan okumak, hiç değişmemek değildir. Belki de asıl mesele, değişirken kendinden geriye bir şeyler bırakabilmektir.           Bu duvarlar her döküldüğünde biraz daha eskidi; ama üzerlerinde kalan her iz, onları biraz daha kendileri yaptı. Ne yazık ki yeniyi inşa etme hevesi, bu izleri birer birer sildi.  Oysa yeninin, eskiyi yarınlara güçlü bir şekilde taşıması gerekirdi. ‘Eski’den bütünüyle uzaklaşarak yeni bir silüet yaratması, yalnızca geçmişi değil, yapının ruhunu da eksiltti.      Bir yapıyı değerli kılan, zamana direnerek hiç değişmemesi değil; zamanın izlerini taşıyarak geçmişi bugünle, bugünü de yarınla buluşturabilmesiydi.      Ama başaramadık, yenildik.  *çektiğim bir resmin bir başka versiyonu.