YENİ BLOG YAZISI | Eylül 10, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 026 | Hoş geldin Vertigo

      Sabah namazına kalkayım derken gelen baş dönmesi beni mahvetti. Sonrasında baş dönmeleri art arda yaşanınca hemen randevu aldım. 3-4 yıl önce de yaşamıştım ama geçmişti. “Nereden çıktı şimdi bu?” diye kendi kendime soruyorum.

    Taşınma süreci, yeterlilik sınavı derken galiba fark etmeden stres yaptım.

    Doktorun yaptığı manevralar midemi öyle altüst etti ki anlatamam. İlaç istedim fakat özellikle vermedi. Ama yapacak bir şey de yok. Yarın tekrar manevra günü.

    Yine aynı şeyler olur mu, yoksa tamamen iyileşir mi bilemem. Ama şimdiden faydasını gördüm. İnşallah hepten kurtulurum.

    Allah, düşmanıma vermesin.


YENİ BLOG YAZISI | Eylül 08, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 024 | Yön

  "Pusula saatten önce icat edildi. Çünkü yön, oraya varmanın ne kadar süreceğinden daha önemlidir."

   Hayatın ve koşturmacanın hızına kapıldığımızda bazen durup nereye gittiğimize bakmayı unutuyoruz. Oysa ne kadar hızlı yol aldığımız değil, hangi yöne doğru ilerlediğimiz asıl hikayeyi belirliyor. Doğru odak ve zamansız adımlar, bizi her zaman en kalıcı olana ulaştırır. #alıntı

YENİ BLOG YAZISI | Eylül 07, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 023 | Kariyer

    Toplumun genelinde bir kariyer belirleme sorunu olduğunu düşünüyorum. Sadece kendimden pay biçmiyorum; etrafımdaki çoğunluğun da böyle olduğunu görüyorum.

    İşlerindeki memnuniyetsizliklerini dile getirirken ve ekonomik beklentilerin karşılanmamasından bahsederken bir anda; işlerinin mahiyetini sorgulayan, kendilerinin bu işe uygun olmadığını ve aslında başka bir işte olsalar çok daha verimli ve huzurlu olacaklarını ifade eden insanlara dönüşüyorlar.

    Böyle bir aydınlanma da ne yazık ki "geç kalmışlık" olarak görülüyor. Otuzundan sonra üniversiteyi tekrar okumak, bazı hedefler uğruna bir süre stabil yaşamaktan vazgeçmek imkânsız görünüyor.

    Acı ama gerçek olan şudur ki yirmili yaşların başında verilen bir karara, mecburiyetten elli yıl uymak zorunda kalıyoruz.



YENİ BLOG YAZISI | Eylül 02, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 022 | Günler Sonra

Günler sonra buradayım.

Ara ara gelip göz atsam da artık ne yorumlara ne de başka arkadaşların yazdıklarına bakabiliyorum. Biraz ilgisiz bıraktım burayı. Bu sebeple, biraz da okumamı artırmak için, ne kadar uzun olursa olsun bloglardaki yazıları okumaya karar verdim. Her an yorumlarımı görebilirsiniz. :)

Gündeme baktığımda pek de iç açıcı şeyler olmadığını görüyorum. “Görüyorum” diyorum ama aslında haberlere bakmıyorum, takip etmiyorum. Twitter’da önüme gelirse görüyorum; ki Twitter’da bile pek bulunmuyorum.

Girne açıklarında batan gemi ve ne yazık ki kayıplarımız, Melih Gökçek’in ifadeye çağrılması (mutlu haber :D), İsrail’le gerilimler, Amerika’nın Hürmüz Boğazı sevdası... Bitmez meseleler.

Yeni ofise iyice ayak uydurur oldum. Ortam 10-12 kişilik. Devamlı yemek mevzusu dönüyor. Kahvaltılar, pideler vs... İki-üç güne bir planlar yapıyoruz. Yarın da var. :D

Tabii kulağa hoş geliyor ama kolesterol ve trigliserid değerlerim tavan yaptı. Geçen haftadan beri biraz daha dikkat etmeye çalışıyorum. Henüz o istediğim yemek düzenine ve alışkanlığına ulaşabilmiş değilim ama devam ediyorum.

Su içiyorum.

Benim için büyük olay. Kolayı bıraktım mesela. Devrim niteliği taşıyor. :D Bir de spor olayını katarsam fena olmayacak.

İstanbul’da malumunuz bir kentsel dönüşüm furyası var. Bizim binadan da karot alınmıştı. Sonuçlar çıktı: Riskli yapı.

Dolayısıyla ev bakmaya başladık.

Kiralar şu an verdiğim kiranın iki katı. Nasıl olacak, süreç nasıl ilerleyecek, neler yaşayacağız... Deneyimleyeceğiz.

Şimdilik durumlar böyle Sayın Okuyucum.



YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 25, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 021 |

bir gecedir ki nice gündüzden aydın
bir sessizlik var ki nice sözlerden derin



YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 23, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 020 | Bir Haftanın Ardından

    

Dün görev icabı bir kafede otururken Dr. Rüstem Orhan’ın “Alışkanlık” üzerine kaleme aldığı makaleyi okudum. Birkaç alıntı yapayım makaleden:

    Alışkanlık: Ara sıra yapılan, zamanla rutin hâle gelen ve sonrasında vazgeçilmeyen şartlanmış bir davranıştır.
    • Süreç: Gayeler eyleme dönüşür, eylemler alışkanlıkları oluşturur.
•     Bırakma Usulü: Alışkanlıklar pat diye pencereden atılmaz; diller dökerek merdivenlerden yavaş yavaş indirmeniz gerekir.
    • Oluşum Şartı: Bir davranışın alışkanlık olması için doyum sağlayan bir ihtiyacı gidermesi ve çok tekrar edilmesi şarttır.
•     Enerji Tasarrufu: Beyin, vücut ağırlığının %2’siyken enerjinin %20’sini tüketir. Alışkanlıklar, karar verme sürecini azaltarak zihinsel enerji tasarrufu sağlar.
    • Günlük Etki: Günlük hareketlerimizin yaklaşık %40’ı alışkanlıklardan meydana gelir.
    • Formül: Net tetikleyici + eylem + ödül = kalıcı alışkanlık.

    Üniversite yıllarında hemen hemen her gün giderdim kafelere. Ama şimdi nedense aynı gözle bakamıyorum. Ergen diyebileceğim gençleri ve sohbetlerini duyunca, “Acaba ben de böyle miydim zamanında?” diye sordum kendime. Sanırım bu da doğal bir huy değiştirme süreci.

    Bugün arabamı yıkadım. Sanırım saatlerce yıkayabilirim. Eşim görse, “Evi bu kadar temizlemiyorsun,” diyebilir. Gerçi evde de fena değilim bence. Üç beş bir şeyler yapıyorum.

    Bugün Filenin Sultanları’nın maçı vardı. İkinci maç oluyor. Slovenya’yı 3-1 yendik. O bir seti bile vermeyebilirdik ama işte, biraz sönük oynadık.

    Galatasaray yendi. Farklı yendi hatta. Victor Osimhen farkını yine gördük. Ama transfer şart, o başka.

    Siyaseti takip etmediğim için ne oldu ne bitti pek bilmiyorum. Yine bir yerlerde birileri saf değiştiriyordur.

    Sendika değişikliği yaptım ama bana sorsan hepsi birbirinin aynısı. Makam, mevki, koltuk sevdası...

    Kentsel dönüşüm nedeniyle karot alınmıştı, hâlâ sonuçlanmadı. Kiralara şimdiden bakıyorum; 55.000 TL’nin üzerinde. Bakalım ne yapacağım.

    Haftayı böyle bitiriyoruz.

    Yarın güzel bir hafta başlangıcı yaparız umarım. Gerçi yarın sabah aile hekimine gideceğim. İlk defa kan vereceğim. Özel hastaneler, TSS olsa bile çok para alıyor. Verilmez öyle devamlı.

    Velhasıl, bizde kelam bu kadar.

    Kalın sağlıcakla.

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 22, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 019 | Yıllara Meydan Okumak

    Her şey eskir; boya dökülür, duvarlar çatlar, pencereler değişir. Fakat bazı yapılar eskimek yerine, zamanın kendisini üzerinde taşımaya devam eder. Ama yıllara meydan okumak, hiç değişmemek değildir. Belki de asıl mesele, değişirken kendinden geriye bir şeyler bırakabilmektir.
    
    Bu duvarlar her döküldüğünde biraz daha eskidi; ama üzerlerinde kalan her iz, onları biraz daha kendileri yaptı. Ne yazık ki yeniyi inşa etme hevesi, bu izleri birer birer sildi. Oysa yeninin, eskiyi yarınlara güçlü bir şekilde taşıması gerekirdi. ‘Eski’den bütünüyle uzaklaşarak yeni bir silüet yaratması, yalnızca geçmişi değil, yapının ruhunu da eksiltti.

    Bir yapıyı değerli kılan, zamana direnerek hiç değişmemesi değil; zamanın izlerini taşıyarak geçmişi bugünle, bugünü de yarınla buluşturabilmesiydi.

    Ama başaramadık, yenildik. 

*çektiğim bir resmin bir başka versiyonu. 

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 16, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 017 | Haftanın Kapanış Sözü

 Kimi insan, değişmeyi topyekün ve ansızın gelen bir devrim olarak görür ve böyle bir an kovalar. Oysaki bir değişim, birer basamak gibidir. Hem tek tek atman gerekir adımları hem de zihnen hazır olmadıkça sonrakine geçemezsin.



YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 16, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 016 | Pazar Günü Yazısı

    Evde eşimle iş bölümü yaparız. Bazı şeyler sadece bende, bazıları onda, bazıları ise ortaktır. Mesela kahvaltılar bende, akşam yemekleri ondadır. Ama artık akşam yemekleri konusunda da bir şeyler yapmak istiyorum. Çünkü bu konuda bugüne kadar açıkçası pek bir çabam olmadı. Kahvaltılar tamam; orada elimden geleni yapıyorum. Ama akşam yemeği denince tavuğu sıcak suya atmanın ötesine geçebilmiş değilim.

    Kayıt 001 | 35’ten Sonra'da da bahsettiğim gibi, değişim rüzgârı bir yerlerden esmeye başladı. Ben de bu rüzgâra kapılıp mutfakta yeni şeyler denemeye karar verdim.

Dün patates eşliğinde fırında somon yaptım.

Kimisi için tabii ki son derece basit bir şey. Ama benim için önemli bir adım. Sonuçta yıllardır akşam yemeği konusunda uzmanlığım, tavuğu sıcak suya bırakıp eşimin gelmesini beklemekten ibaretti.

Gerçi somonu biraz yanlış zamanda almış olabilirim. Meğer somonun yaz sonu ve sonbahar başıyla birlikte yağlanması artıyor, dolayısıyla lezzeti de yükseliyormuş. Bunu biraz geç öğrendiğim için sonbahar gelmeden bir daha somon almayacağım sanırım. En azından mevsimini bekleyeyim.

Tarifi aşağıya bırakıyorum. Belki benim gibi mutfakta 35’ten sonra gelişme göstermeye çalışan birileri daha vardır.


Bugün için bir de araba yıkama planım vardı.

Ve bu benim için İLK.

İlk defa bir araba yıkayacağım.

“Bu yaşa kadar hiç mi araban olmadı?” denilebilir. Ama benim hayatı öğrenme yaşım biraz 30 ve sonrası olduğu için, araba yıkama işi de doğal olarak bu döneme denk geldi.

Nihayetinde araba, mahalledeki inşaatlar sağ olsun, leş gibi oldu. Bizim mahalle artık kentsel dönüşümün başkenti olabilir. Bir yerden bakınca inşaat var, diğer tarafa dönüyorsun yine inşaat.

Ben de bugün arabayı yıkamak için evin önüne park etmeyi kafaya koymuştum. Binaın önünde uygun bir yer buldum, arabayı da oraya bıraktım. Plan kusursuzdu.

Ta ki sabah telefon gelene kadar.

“Abi arabayı çeker misin, iş makinesi gelecek?”

Haliyle çektim.

Şimdi ara ara pencereden bakıyorum. İş makineleri gitseler de arabayı hemen tekrar evin önüne çeksem diye.

Ama neredeler?

Gitmiyorlar.

Benim araba yıkama macerası da şimdilik ertelenmiş durumda.


Bir de ligler başladı.

Galatasaray, Trabzonspor ve Fenerbahçe puan kayıplarıyla başladı. Tahminimce Beşiktaş bu kervana katılmaz. En azından ben öyle tahmin ediyorum.

Galatasaray’ın da artık mevcut kadroyla bu sezon işinin pek kolay olmayacağını anlamış olması gerekiyor. Transferler yapmalı ve bunu hemen yapmalı. Üst üste 5. şampiyonluğu elde etmeli. 



TARİF

Fırında Somon İçin

  • 2 dilim somon

  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı

  • ½ limonun suyu

  • 1 diş sarımsak

  • 1 yemek kaşığı soya sosu

  • ½ çay kaşığı kekik

  • Karabiber

  • Çok az pul biber

Patates İçin

  • 2 orta boy patates

  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı

  • ½ çay kaşığı tatlı toz biber

  • ½ çay kaşığı kekik

  • Karabiber

  • ½ çay kaşığı tuz

  • İsteğe bağlı çok az pul biber

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 11, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 014 | İlk Öykü Denemem : His | İlk Bölüm

İlk yudumunu aldı; derin düşüncelerine ara vermeden önce… Sonra kahvesinden ne kadar çok keyif aldığını fark etti. Hem yıllardır içiyordu; üniversite sınavlarına hazırlanırken başlamıştı.


Kahveden birkaç yudum daha aldıktan sonra yazmış olduğu kitabını eline aldı. Önsözünü, gece uykuya dalmadan önce okumamış gibi, bir kez daha okudu. Sanki bir ninni gibi okumuştu onu uykudan önce. Anlaşılan hep böyle yapacaktı.


Oyalanma konusunda hünerliydi ama bu kez sabırsızlığı hâlinden belli oluyordu. Sancılı bir bekleyişe dönüşmeden, beklediği bildirim telefonuna geldi:


— Yaklaştım.


Her şeyi olduğu gibi bırakıp hemen anahtarını aldı ve evden çıktı. Arabasına bindi, kontağı çevirdi ve zaman kaybetmeden, “yaklaştım” mesajını atan sevgilisini alacağı yere doğru yola koyuldu.


Sancılı bir bekleyişe değil, heyecan dolu bir kavuşma isteğine dönüşmüştü içindeki hisler. Sevgilisini alacağı yere geldi. Birkaç dakika daha bekledi ve kalabalığın arasından süzülen sevgilisini gördü. Onun için bunu fark etmek zor değildi. Çünkü onca kalabalık arasında sevgilisini bulmakta tecrübeliydi. Hatta belki de gözleri kapalıyken bile bulabilirdi; çünkü saçlarının kokusuna hayrandı…Tıpkı onun her şeyine hayran olduğu gibi.


Sevgilisini görmesiyle kavuşmaları arasında bir iki dakikalık bir zaman dilimi vardı; ama ona göre bu süre, sanki zamanın göreli akışını kanıtlayan bir örnekti. Çünkü onun için, görmesiyle kavuşması arasında geçen o kısa an, dakikalar değil, saatler sürmüş gibiydi.


Yeşil bir kazağın içinde gördüğü sevgilisinin ağır çekimde adımlar attığını, kendisini fark ettiğinde yüzünde beliren gülümsemenin saatlerce sürdüğünü iddia edebilirdi. Ama hızlı olan tek şeyin, ritmini bir türlü ayarlayamayan kalbinin atışı olduğunu da kabul etmişti. Kapı açıldı, yanındaki boş koltuğa oturdu beklediği. Ve gözlerindeki ışıltının farketilmesi uzun sürmedi. Bir buse ardından, heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatmasını dinledi. Sesini, sesindeki nağmeleri dinledikçe, kulaklarının ne kadar şanslı olduğunu düşündü.





YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 09, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 013 | Atomik Alışkanlıklar | Bir Kitaptan Öte


    İddialı oldu belki böyle bir girişle ama benim için bu aralar gerçekten böyle bir etki yaratıyor.

  Kitabı okumaya devam ediyorum. Neticede bir roman değil; üstüne düşüne düşüne, kendime uyarlaya uyarlaya ilerlemeye çalışıyorum. Bittiğinde geniş çaplı bir değerlendirme yazısı yazacağım. Çünkü üzerine söyleyecek, yazacak çokça şeyim olacak gibi görünüyor.

  Şimdilik bir resmini bırakıyorum kitabımın. Gerisi başka zamana.


YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 09, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 012 | Bu Nasıl Pazar Günü?



   Güne bir pazar gününe yakışır şekilde uyanmak isterdim ama gece elli kere uyanmasaydım olabilirdi. Böyle bir nem, sıcaklık ve bunaltı yok. “Beni boğdu boğdu duvara attı, boğdu boğdu duvara attı.” resmen. Haliyle uyanınca da kafada ağrıyla güne merhaba dedik.


    Pazar günleri genellikle kahvaltıyı ben hazırlıyorum. Fırına gidip simit kuyruğunda beklemek falan, güzel ritüeller diye düşünüyorum. Bugün de öyle oldu. Kahvaltıyı hazırladım, fırına çıkıp geldim. Her kahvaltıda muhakkak sıcak bir şey ortaya koyuyorum. Bugün tabii ki sucuklu yumurta vardı.

    Bazı şeylere anlam yüklemek lazım bence. Rastgele bir günde, rastgele bir öğünde yenilebilir elbette ama pazar kahvaltısı deyince sucuklu yumurta bana daha romantize edilesi bir kombinasyon gibi geliyor. Pazar kahvaltısının da bir ağırlığı olmalı neticede.

    Gel gelelim, “Bu nasıl pazar?” dememdeki hususlara.

    İlkini söyledim aslında: Güne eksi on ile uyanmam. Devamında ise inşaat sesleri var. Binanın üç tarafı da inşaat. Kentsel dönüşüm hasebiyle. Oturduğum binadan da karot aldılar, sonuç bekliyorum. Kiracıyım. :/

    Haliyle anlaşmışlar gibi, pazar gününü kalıp sökerek geçiriyorlar. Normalde pazar günü inşaat yapmak yasak ama kalıp sökmeyi inşaattan saymıyorlar muhtemelen. Sabahtan beri — hâlâ devam ediyor — çıkardıkları sesler insanın bütün pazar keyfini kaçırıyor.

    Bir de farklı camilerden bu saate kadar birkaç sela geldi. Vefat edenler varmış. Tanımıyorum tabii ama Allah rahmet eylesin diyelim.

    Dün Galatasaray’ın maçı vardı. O kadar canım sıkıldı ki maçı bitirmeden kapattım. Transfer desen yok, oyun desen kendini tekrar ediyor. Nasıl olacak, bilemiyorum.

    Velhasıl, sucuklu yumurta görevini başarıyla tamamladı ama pazar gününün geri kalanından henüz aynı performansı göremedik.


ÖNCEKİ YAZIM : ▶️ Kayıt 011 | Cumartesi Mesaisi 
YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 08, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 011 | Cumartesi Mesaisi

  

Hafta sonu demiyorum, yine çalışmaya geliyorum. Bendeki bu çalışma şevki ya da mesai parası sevdası görülmeye değer. Bir de tek ben varım. O da fikir verir. Allah’tan öğlene kadar çalışacağım. Sonrasında planlar, programlar…

Gerçi İstanbul’da hafta sonu bir yere gitmek de mesele. Benim gibi binlerce insan kendini dışarı atıyor. Her yer kalabalık, her yer hareketli. En iyisi hafta içi gezmek ama o da malum; iş güç…

Havalar ayrıca çok sıcak. Nem desen ayrı bir dert. İnsanın nefesini kesiyor. Yıllar sonra eve klima taktırmakla hayatımın belki de tek doğru kararını vermiş olabilirim. Sıcağı hiç sevmiyorum.

Cumartesi yazısı da ancak bu kadar kısa olur. Bir de mesai var tabii.

Gidip işimizin başına devam edelim. Mola yeter.


YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 05, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 010 | Gündelik Mevzular

    MySpace geri dönüyor. Bir dönemin en popüler sosyal medya platformlarından biri, yenilenen yapısıyla yeniden kullanıcıların karşısına çıkmaya hazırlanıyormuş. Açıkçası ben MySpace'i pek kullanmadım. Benim için sosyal medyanın başlangıcı MSN'di; ardından Facebook geldi. Hatta bana kalsa MySpace değil de MSN geri dönsün. O eski samimiyet geri gelse, bugünkü sosyal medyanın büyük kısmı gözümde hükmünü yitirir. Dört gözle beklediğim platform varsa o da MSN'dir.

    Bugün bir diğer önemli başlık ise Çözüm Süreci 2.0 kapsamında Meclis'e sunulan yasa teklifleri oldu. İçeriğinde neler var, hangi düzenlemeler öngörülüyor; bunları zamanla daha net göreceğiz. Asıl merak ettiğim ise şu: Tarih, bugünleri nasıl yazacak?

    Spor gündeminde ise Muhammed Salah'ın Trabzonspor'a transferi dikkat çekti. Helal olsun Trabzonspor'a. Beşiktaş'ın mesafeli durduğu bir transferde daha hızlı davrandılar. Umarım beklentilerinin karşılığını alırlar. Tabii bir istisnayla... Şampiyonluk hariç. O kupa bu sene de bizim olsun. 🙂

    Ekonomide ise barış söylemlerinin yeniden gündeme gelmesiyle birlikte altın fiyatlarının tekrar yükselişe geçtiği konuşuluyor. Altın geçmişte birçok kişinin canını yaktı. Umarım bu kez yüzleri güldüren bir dönemin habercisi olur.

    Son olarak, ofiste arkadaşlar arasında halka arzlara ciddi bir ilgi oluşmuş durumda. Ben yine de temkinliyim. Borsa işi hassas; artık halka arzlar bile ilk işlem gününde eksi açabiliyor. Kısacası, sadece "halka arz" diye güvenip yatırım yapmak bana pek mantıklı gelmiyor.

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 05, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 009 | Beslenme

Şu “35 yaşından sonra değişim” isteğinin bünyeme nasıl nüfuz ettiğinden ilk yazımda bahsetmiştim. Bu değişimin en önemli ayaklarından biri de beslenme; daha doğrusu sağlıklı beslenme.

Mevcut düzenimi anlatacak olursam; sabahları bazen simit ya da poğaça yiyorum, bazen de hiçbir şey yemeden güne başlıyorum. Saat 10 civarında bir Türk kahvesi içiyorum. Öğle yemeğinde, sabah kahvaltı yapmadığım için çoğunlukla ofisin yemeğini ya da ofis çevresindeki lokantalardan birini tercih ediyorum. Akşam ise genellikle dışarıdan fast food yiyorum. Gece 8-9 gibi de bir iced coffee ve yanında mutlaka bir tatlı oluyor. Su tüketimim ise neredeyse yok denecek kadar az. Yemeklerin yanında kola tüketimim fazla, yerli yersiz soda içiyorum ve ara öğün alışkanlığım da bulunmuyor.

Kilom şu an yaklaşık 84,10 kg. Eylül ayında başlayacak halı saha maçlarını da düşününce, öncelikle 80 kilonun altına inmem gerekiyor. Fakat bunu yalnızca kilo vermek için değil, sağlıklı beslenmeyi hayatıma yerleştirmek için yapmak istiyorum.

İlk hedefim kolayı bırakmak. Şekersizini içiyor olsam bile bunun bir mazeret olmadığını düşünüyorum. Zararı yine zarar.

İkinci hedefim su tüketimimi artırmak. Ofise küçük şişe sular alacağım. Hem pratik olur hem de ne kadar içtiğimi takip edebilirim. Daha önce 1,5 litrelik şişeler aldık ama masada durmaktan öteye gitmedi.

Sabahları düzenli kahvaltı yapacağım. Saat 10’da kahvemi içeceğim. Öğle yemeklerinde mümkün olduğunca çorbayı tercih edeceğim. Akşamları ise daha dengeli ve hafif öğünler tüketeceğim.

Ara öğünlerde, özellikle öğleden sonra saat 3 civarında, kuruyemiş ve meyve tüketmeye özen göstereceğim.

Şimdilik hareket konusunda ne yapacağıma karar vermiş değilim. O kısım hâlâ biraz muallakta. Ama biliyorum ki düzenli hareket de bu işin vazgeçilmez bir parçası. Sağlıklı bir yaşam için de, kalori açığı oluşturabilmek için de buna ihtiyacım var.

Bu kez mesele sadece birkaç kilo vermek değil. Asıl değiştirmek istediğim şey zihniyetim. 35 yaşından sonra sağlıklı beslenmenin nasıl bir yaşam biçimi olduğunu öğreneceğim, anlayacağım ve hayatıma tatbik edeceğim. Bakalım, bu değişim beni nereye götürecek.

Ayrıca bugün güne güzel bir kahvaltıyla başladım. Öğle yemeğinde domates çorbası içerek akşama geldim. Şimdi sırada günü doğru bir akşam öğünüyle tamamlamak var.

İlk gün için fena sayılmaz. Önemli olan mükemmel başlamak değil, istikrarlı devam edebilmek.



YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 04, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 008 | Gündelik Mevzular

   Hep kayda değer şeylerin çabasında olacak değiliz ya. Biraz da gündeme dair iki kelam edivermek lazım. 

   En son AHBAP meselesinde kaldım. Böylece pek de güven duyulacak popüler bir isim kalmadığını anladım memlekette. Siyasileri, ünlüleri vs. eledik çoktan. Ama sivil toplumcu yanı ağır bastığını düşündüğümüz isimlerin nihayetinin böyle olması benim resmen küçük de olsa hayallerimi yıktı. Şubat depremi sonrası, Kızılay meselesinde bir yanda farklı konumlandırılmış ve sonsuz güven ile toplum bağrına basmıştı. Ama şimdi rakamlara bakıyorum da , aman Allah’ım. Neler olmuş neler.

   Birkaç gün önce İstanbul ilçelerinde “muhalif partili” belediye başkanları iktidar kanadına transfer oldu. Esasen benim şu yaşıma kadar edindiğim tek şey belediyecilikte ; belediyelerin valiler tarafından , atama usulü ile atanması gereğidir. Bunun dünya siyasetinde yeri nedir bilemem ama bizim gibi toplumlarda yerel demokrasinin gereği yoktur.

   Transfer demişken, Galatasaray’ın bu aralar transfer politikasındaki tutukluğu beni korkutuyor. Böyle giderse işimiz bu sezon zor. Trabzonspor’da Muhammed Salah sesleri varken, bizde henüz bir gelişme olmaması soru işareti demek.

   Filenin Sultanlarından sonra Filenin Efeleri de artık dikkat çeken performansları sergiliyorlar ve başarılar elde ediyorlar. Tarihlerinde ilk kez VNL çeyrek finale yükseldiler. Bu başarının üzerine koya koya artacağına inancım tam.


YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 03, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 007 | Yıllar Sonra Halısaha

 Değişimle, iç dünyamın mevsimleriyle uğraşırken yeni başladığım departmanda (1 ay oldu), Eylül ortalarında maçlara başlanacağını, istersem benim de katılabileceğimi söylediler. Bunun iki açıdan kıymeti var benim için.

İlki, liseden sonra (17 yıl önce) ikinci kez maça çıkacağım. Çok uzun bir süredir futbol oynamadım. Oysaki lisede öyle güzel oynardım ki. Kendimde bıraktığım, hantallaşmaya başladığım zamanın ilk emaresidir futbolu bırakmam.

İkincisi ise bir ay öncesine kadar çalıştığım departmanda son dokuz ay ; etrafımdaki ki gerçekten etrafımdaki idi; solumda karşımda ve sağımda, üç hamile çalışma arkadalarımın olması idi. Bunun nasıl bir şey olduğunu bizzat hamile olmuş arkadaşlar anlar. Dokuz ay boyunca ortamda dönen muhabbetleri siz düşümüz. Ha genel anlamda da tek erkek bendim. Bu da cabası.

Tabi cinsiyetçilik açısından bakmıyorum. Ama ortak muhabbetin fazla olması çok önemli çalışma ortamında. Velhâsıl Eylül ortasına kadar üç beş kilo vermem gerekiyor. Bir tık daha iyi başlangıç yapmak için. Değişime konu meselelerden biri de bu zaten. O yüzden ayrıca bir ara değineceğiz. 

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 03, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 006 | Ahlaksızlığın Başlangıç Noktası

 Beyaz yakalılar arasında maaş zamları dışında bazen felsefi konular da dönebiliyor. Bugün de öyle bir gündü. Yine ayaküstü başlayan ama akıllarda soru işaretleri bırakan sohbetlerimizden birinde, ahlakın ne zaman başladığını ve sınırsız özgürlüğün ahlaksızlık üretip üretmediğini tartıştık.

Şu var ki, ahlakın kendi başına bir tanım sorunu yaşadığı da aşikâr. “Ahlak nedir?” sorusuna verilen cevaplar kişiden kişiye değişebiliyor. Birine göre son derece meşru görünen bir davranış, bir başkası için kabul edilemez olabiliyor. Peki bu belirsizlik içinde, eyleme dönüşmeyen düşünceleri ahlak terazisine koymak mümkün mü?

Sohbet sırasında ortaya atılan görüşlerden biri, ahlaksızlığın düşüncede başladığıydı. Hatta düşüncede gerçekleşen bir aldatmanın bile ahlaksızlık sayılabileceği ifade edildi. Bir erkeğin ya da kadının, evli olsun ya da olmasın, başka birini beğenerek onu hayal dünyasına dahil etmesi bir aldatma mıdır? Bu soruya hem “evet” hem de “hayır” diyecek insanların çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Aristoteles, insanın karakterini düşüncelerinden çok alışkanlıkları ve davranışları üzerinden değerlendirir. Buna karşılık birçok düşünür, ahlaki bozulmanın önce zihinde filizlendiğini savunur. Belki de asıl mesele, zihinden geçen her düşüncenin bizi tanımlayıp tanımlamadığıdır.

Sonuçta insan, yalnızca düşünen değil aynı zamanda eyleyen bir varlıktır. Zihin sonsuz ihtimaller üretir; arzu eder, öfkelenir, kıskanır, hayran olur. Fakat insanı tanımlayan şey çoğu zaman düşündükleri değil, yaptıklarıdır. Yine de çağımızda düşünce ile eylem arasındaki mesafe giderek kısalıyor. Belki de geleceğin ahlak tartışmaları, tam olarak bu çizginin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamaya çalışacaktır.

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 03, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 005 | Disiplin, Hakikat ve Ahlak

    Din, temiz hisleri barındıran bir disiplin olduğu kadar, Allah'ın varlığını idrak etmenin ve idrak ettikçe O'na yaklaşmanın yollarını da gösterir. Bu yolda boyun eğerek yürümek, Allah'ın sonsuz nimetleri karşısında duyulan mahcubiyeti gidermez. Keza hiçbir ibadet, Allah'ın bahşettiği nimetlerin karşılığına denk düşmez. Bu sebeple gösterilen gayret, hakikate tanıklık etmek ve bu tanıklığı kelama dökmektir sadece.

    İşte bu hakikat arayışı ve ilahi rızaya yaraşır bir duruş sergileme çabası, ibadetlerin şeklinden ziyade özünü kavramayı gerektirir. Nitekim dile getirilen bu tanıklık, en somut karşılığını kulun ahlakında ve yasaklar karşısındaki hassasiyetinde bulur.

    İmam Nevevî, Riyâzü's-Sâlihîn adlı eserinde şöyle der: "Kişinin dindarlığı ve takvâsı, yaptığı ibadetlerden çok, yasaklardan kaçınması ile değerlendirilir. Çünkü yasaklardan uzak durmakta riyâ, gösteriş ve başkalarına hoş görünme arzusu söz konusu olmaz." İmam Gazâlî de aynı minvalde, "Kalbin salâhı, dilin zikrinden çok, nefsin haramdan uzak durmasıyla anlaşılır." diyerek hakiki takvanın ölçüsünü ortaya koymuştur.

    Kısacası, bir kimsenin ibadetlerini görünür şekilde yerine getirmesi veya bunları sıkça yapması, onu toplum nezdinde üstün bir konuma yerleştirmemelidir. Kişi hakkında asıl kanaat, haramlara karşı gösterdiği hassasiyet ve ahlaki duruşu üzerinden oluşmalıdır.

    Bir kimsenin namaz kılması, oruç tutması ve benzeri ibadetleri yerine getirmesi, tek başına onun takvâ sahibi olduğuna hükmetmek için yeterli değildir. Ancak bunlarla birlikte yalandan sakınması, hırsızlık yapmaması, yetim hakkı yememesi, kötü zan beslememesi, insanlar arasında ayrım gözetmemesi ve adaletten şaşmaması hâlinde; toplum nezdinde salih amel işleyen, güzel ahlak sahibi ve takvâ ehli bir mümin olarak değerlendirilebilir.

    Nitekim din; disiplindir, hakikattir, ahlaktır. Riyâdan, gevşeklikten ve hayasızlıktan münezzehtir. Dini yaşadığını iddia eden eşref-i mahlûkatın, bu hallerden hangilerine haiz olduğu, mahlûkat derecesini gösterecektir.

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 03, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 004 | Bir Adım Önde, Bir Adım Geride: Değişen Dünyada Eş Olmak

 

   Bir yakınım demişti yıllar önce; ben babamdan bir adım öndeyim. Oğlumdan ise bir adım gerideyim. Kuşaklar arası farkı net şekilde özetlemişti böylece.

    Bizler -en azından birçoğumuz- genellikle Anadolu kültürü ile yetişmiş, evde bir reis kavramına inanmış, kadın ve erkek rollerinin zihnimize kazınmış şekliyle büyüdük. Bu düşünce safi yanlış diyemem. Çünkü hakim olduğu dönemin doğal yansıması idi. Geçen çeyrek asır öncesi, kadının pozisyonları belli idi: Ev hanımı, annelik, eş. Bu üç figür etrafında hayatını şekillendirirdi. Erkeğin misyonu ise eve ekmek getiren ev reisi, baba ve eş olmak üzere üçe ayrılıyordu yine. Ama kadının yüklendiği sıfatlar daha kompakt idi. Çünkü erkek, eve ekmek getirdiğinde, manavdan meyve sebze aldığında ve hanımına "para bıraktığında" iş bitiyordu. Ama kadının ev hanımlığı, temizlikçiden tutun aşçılığa kadar uzardı. Ama bir şeyler değişti, devir değişti.

    Devrin değişimi, örf ve ananelerimize bir saldırı ya da yozlaşmaya yol açan bahaneler bütünü değildir. Tarihi süreçlerin yarattığı sosyolojik çizelgeye uygun şeylerdir.

    Gel gelelim, geçen çeyrek asırdan farklı olarak kadına yeni bir misyon eklendi; iş kadını. Artık kadın; hem ev hanımı hem anne hem eş ve aynı zamanda birer iş kadını.

    Bu dört misyonu yerine getirmekle sorumlu halde. Peki, hayatına yeni bir misyon giren kadın, ilk üç misyonu eskisi gibi yapabilir mi? Zamanını ya da enerjisini ayarlayıp belki de zaman ve enerji yaratarak diğer figürlere atfettiği önem azalmadan aynı zamanda iş kadını olabilir mi? Şahsi düşüncelerimi yansıtmak gerekirse; hayır. Kadın kısıtlı zaman ve enerji ile eskisi gibi yapamaz, eskisi gibi olamaz. Bu aşamada, sağlıklı ilişkilerde erkek, kendisinde olan bu üç misyonu genişleterek hayat arkadaşının yükünü hafifletmelidir. Bu bir lütuf değildir. Sağlıklı evliliklerde bu bir elzemdir. İlk paragrafa dayanarak erkekler artık babaları gibi olmayacak, çağın gereğine uyum sağlayacaklardır.

    Neydi misyonları; eş olmak. Eşini düşünen, ona sürpriz yapan, gönlünü hoş edecek şeylerde bulunan birisine dönüşmeli. Eşini mental olarak iyi tutmalı.

   Diğer misyonu baba idi. Baba figürü ile çocuklarının büyümesinde aktif rol almalı ve problemlerini çözecek birisine dönüşmeli. Eskisi gibi harçlığını verip gerisi ile eşinin ilgilenmesini beklememeli.

    Ve son misyonu ev reisi. Erkeğin çalışıp eve ekmek getirmesi artık yeterli olmuyor. Kadının yeni misyonuna karşılık vermesi gerekiyor ki sağlıklı ilişkiler olsun. Erkek, ev işlerine müdahil olmalı, yapabildiği, becerebildiği ne varsa temizlik veya yemek vs. onu yapabilmeli. Bulaşık makinesini doldurup boşaltmak bile büyük bir yardımdır. Aslında jargon olarak yardım etmek değil de görev dağılımı demek daha makul gibi görünüyor.

    İlk paragrafta dediğim gibi, ben babamdan bir adım öndeyim. Şayet değilsem, şayet aynı rolü benimsemiş ve aynı düşünüyorsam, burada bir sıkıntı vardır. Oysaki değişime ayak uydurmak, kadının yeni figürüne karşı erkeğin de kendi figürlerinde revizyona gitmesini gerektiriyor. Ama şu var ki biz erkeklerin artık kafa yapısı mıdır ya da geleneğe sarıldığımızdan mıdır bilemem ama hemen reaksiyon gösteremiyoruz bu değişime. Haliyle bir geçiş döneminden bahsetmek yersiz olmaz. Bu geçiş dönemi, bizlerden sonraki kuşaklarda kırılacak ve normal bir yaşam formuna evrilecektir.

    Yazımı buradan sonlandırırken, bahsettiğim şeyleri erkek ve kadının birbirine benzeşmesi üzerine değil, bütünleşmesi üzerine yazdığımı deklare ederim. Ve erkek ile kadın ne denli bütünleşirse, mutlu bireyler, mutlu çocuklar, mutlu aileler ve nihayetinde mutlu bir toplum ortaya çıkar. Belki de en önce buna ihtiyacımız var.

YENİ BLOG YAZISI | Ağustos 01, 2026 ALİ BEY | KAHVEMİ İÇERKEN

Kayıt 003 | Cunda ve Ayvalık, Instagram İllüzyonu

Ayvalık ve özelinde Cunda, Instagram sayesinde bambaşka bir ticaret alanına dönüşmüş durumda. Rengârenk sokaklar, leziz yemekler, yerel tatlar… Ama görüldüğü gibi değil hiçbir şey. Karşımızda, gerçeğin üzerine kurulmuş bir Instagram illüzyonu var.

İki günlüğüne gittiğim Ayvalık ve Cunda için söyleyeceklerimin özeti tam olarak bu. Gitmediğimiz sokak, oturmadığımız mekân neredeyse kalmadı. Ve bütün bu deneyimin sonunda, sosyal medyanın inşa ettiği algıyla gerçeklik arasındaki farkı net biçimde gördüm.

İlk dikkatimi çeken şey, daha Ayvalık’a girişte yaşandı. Navigasyon, yolun kalitesini ölçmüyor; sadece algoritmasını çalıştırıp sizi en kısa mesafeye yönlendiriyor. Ben de önümde navigasyon, direksiyon sallaya sallaya Ayvalık’a geldim. Ancak bölgeye ara sokaklardan inmeye başlayınca, hatta inmeye çalışınca, işin rengi değişti. Üstelik pazar günüymüş; meyve-sebze pazarı kurulmuş. Ara sokaklar tam anlamıyla kilitlenmişti. İşin ilginç tarafı, benim gibi şehir dışından gelen herkes de aynı sokaklardaydı. Çünkü herkes navigasyona güvenmişti.

Burada suçu navigasyona yüklemek doğru olmaz. Asıl soru şu: Bu kadar turist çeken bir yer nasıl olur da ulaşım ve altyapı açısından bu kadar yetersiz kalabilir? Elbette eski dokuyu koruma düşüncesi olabilir. Birkaç sokakta bunu yaşatmak çok kıymetlidir. Ama neredeyse bütün bölgenin aynı durumda olması; yürümeyi zorlaştırması, haritada birkaç dakika görünen mesafenin gerçekte çok daha uzun sürmesi, bence ciddi bir plansızlık örneği.

İkinci mesele ise yerel tatlara ve mekânlara yüklenen anlam. Yine fazlasıyla bir abartı söz konusu. “Mutlaka denenmeli” denilen birçok lezzetin ortalama olduğunu, bazı mekânların ise anlatıldığı kadar etkileyici olmadığını görmek hayal kırıklığı yarattı. Yerel tatlar konusunda ise hemen her şeyin içine damla sakızı eklenmesi dikkatimi çekti. Belki birçok kişi seviyor olabilir ama ben şahsen damla sakızını sevmiyorum. Bu kadar baskın kullanılacağına, alternatif lezzetlere de yer verilmesi daha isabetli olurdu.

Üçüncü mesele ise aslında ülkenin genel problemi olan fiyatlar. Bir şişe suyun büfede bile 20-30 TL olduğu, yeme içmenin ciddi maliyetlere ulaştığı bir bölge burası. Turistik olmanın getirdiği fiyat farkını anlayabilirim ama birçok işletmede bunun makul sınırların ötesine geçtiğini düşündüm.

Peki o zaman, “Madem bu kadar eleştirin var, neden gittin?” denilebilir. Cevabı basit: Bu fikirlerin hiçbiri gitmeden önce sahip olduğum önyargılar değildi. Tam tersine, hepsi bizzat yaşadığım deneyimin sonucunda oluştu.

Şunu özellikle ayırmak gerekiyor: Benim eleştirim Ayvalık’a ya da Cunda’ya değil; bu iki güzel yerin sosyal medyada pazarlanış biçimine. Çünkü şehir gerçekten güzel. Deniziyle, taş evleriyle, zeytin ağaçlarıyla ve en önemlisi güler yüzlü insanlarıyla kendine has bir karakteri var. Fakat Instagram’da karşınıza çıkan kusursuz kareler, saatlerce beklenen mekânları, kalabalığı, yüksek fiyatları, ulaşım sorunlarını ve ortalama kalan deneyimleri göstermiyor. Ekranda gördüğünüz ile yaşadığınız arasında ciddi bir mesafe var. Bence hayal kırıklığı yaratan da Ayvalık değil; Ayvalık’ın üzerine kurulmuş o kusursuz Instagram hikâyesi.

İzleyiciler