Ayvalık ve özelinde Cunda, Instagram sayesinde bambaşka bir ticaret alanına dönüşmüş durumda. Rengârenk sokaklar, leziz yemekler, yerel tatlar… Ama görüldüğü gibi değil hiçbir şey. Karşımızda, gerçeğin üzerine kurulmuş bir Instagram illüzyonu var.
İki günlüğüne gittiğim Ayvalık ve Cunda için söyleyeceklerimin özeti tam olarak bu. Gitmediğimiz sokak, oturmadığımız mekân neredeyse kalmadı. Ve bütün bu deneyimin sonunda, sosyal medyanın inşa ettiği algıyla gerçeklik arasındaki farkı net biçimde gördüm.
İlk dikkatimi çeken şey, daha Ayvalık’a girişte yaşandı. Navigasyon, yolun kalitesini ölçmüyor; sadece algoritmasını çalıştırıp sizi en kısa mesafeye yönlendiriyor. Ben de önümde navigasyon, direksiyon sallaya sallaya Ayvalık’a geldim. Ancak bölgeye ara sokaklardan inmeye başlayınca, hatta inmeye çalışınca, işin rengi değişti. Üstelik pazar günüymüş; meyve-sebze pazarı kurulmuş. Ara sokaklar tam anlamıyla kilitlenmişti. İşin ilginç tarafı, benim gibi şehir dışından gelen herkes de aynı sokaklardaydı. Çünkü herkes navigasyona güvenmişti.
Burada suçu navigasyona yüklemek doğru olmaz. Asıl soru şu: Bu kadar turist çeken bir yer nasıl olur da ulaşım ve altyapı açısından bu kadar yetersiz kalabilir? Elbette eski dokuyu koruma düşüncesi olabilir. Birkaç sokakta bunu yaşatmak çok kıymetlidir. Ama neredeyse bütün bölgenin aynı durumda olması; yürümeyi zorlaştırması, haritada birkaç dakika görünen mesafenin gerçekte çok daha uzun sürmesi, bence ciddi bir plansızlık örneği.
İkinci mesele ise yerel tatlara ve mekânlara yüklenen anlam. Yine fazlasıyla bir abartı söz konusu. “Mutlaka denenmeli” denilen birçok lezzetin ortalama olduğunu, bazı mekânların ise anlatıldığı kadar etkileyici olmadığını görmek hayal kırıklığı yarattı. Yerel tatlar konusunda ise hemen her şeyin içine damla sakızı eklenmesi dikkatimi çekti. Belki birçok kişi seviyor olabilir ama ben şahsen damla sakızını sevmiyorum. Bu kadar baskın kullanılacağına, alternatif lezzetlere de yer verilmesi daha isabetli olurdu.
Üçüncü mesele ise aslında ülkenin genel problemi olan fiyatlar. Bir şişe suyun büfede bile 20-30 TL olduğu, yeme içmenin ciddi maliyetlere ulaştığı bir bölge burası. Turistik olmanın getirdiği fiyat farkını anlayabilirim ama birçok işletmede bunun makul sınırların ötesine geçtiğini düşündüm.
Peki o zaman, “Madem bu kadar eleştirin var, neden gittin?” denilebilir. Cevabı basit: Bu fikirlerin hiçbiri gitmeden önce sahip olduğum önyargılar değildi. Tam tersine, hepsi bizzat yaşadığım deneyimin sonucunda oluştu.
Şunu özellikle ayırmak gerekiyor: Benim eleştirim Ayvalık’a ya da Cunda’ya değil; bu iki güzel yerin sosyal medyada pazarlanış biçimine. Çünkü şehir gerçekten güzel. Deniziyle, taş evleriyle, zeytin ağaçlarıyla ve en önemlisi güler yüzlü insanlarıyla kendine has bir karakteri var. Fakat Instagram’da karşınıza çıkan kusursuz kareler, saatlerce beklenen mekânları, kalabalığı, yüksek fiyatları, ulaşım sorunlarını ve ortalama kalan deneyimleri göstermiyor. Ekranda gördüğünüz ile yaşadığınız arasında ciddi bir mesafe var. Bence hayal kırıklığı yaratan da Ayvalık değil; Ayvalık’ın üzerine kurulmuş o kusursuz Instagram hikâyesi.