28 Ekim 2026 Çarşamba

Kayıt 030 | Yazmak: İçimden Taşanlar

 Yazmayı, Franz Kafka insanın kendi içinden taşmasıyla, Albert Camus ise dünyayı ve kendini anlamlandırma çabasıyla ilişkilendirmişti.
   İşte benim yazma hikâyem de bundan ibaret: İçimdekileri anlamlandırmak ve anlamlı taşmalarımın bir sele dönüşmemesi için onları bir kâğıda aktarmak.
  Peki, anlam arayışına ve nelerin yazılıp nelerin yazılmayacağı ayrımına şimdiden başlamak mı gerekir? Yoksa kalemi elime alıp fütursuzca yazmaya, yazmanın kendi içindeki sihrine, hayatıma nasıl nüfuz ettiğine ve nihayetinde hem yazımın hem de kaynağı olan hayatımın anlamına dönüşmesine kendimi bırakmak mı?
    Bu soruya vereceğim cevap, düşündüğümden daha önemli olabilir. Çünkü bugüne kadar benimsediğim mükemmeliyetçi anlayış, beni hayatın pek çok alanında geride bıraktı. En iyi adımı atacağım diye o ilk adımı hiç atmadım. Hâliyle ilerleyemedim.
   Belki de artık mükemmel bir yazar olma kaygısından uzaklaşıp yazarak inşa etmeliyim bazı şeyleri. Ne yazacağımı bütünüyle bilmeden, her cümleyi kusursuzlaştırmaya çalışmadan, bazen yalnızca düşüncelerimin peşinden giderek…
   Kimi zaman bir konuyu ele alacağım, kendimce felsefesini yapacağım. Kimi zaman erteleme huyumu nasıl ortadan kaldırabileceğimi düşüneceğim. Kitap okumayı sıklaştıracağım, Kilo kontrolüne daha fazla özen göstereceğim, mevzuat eğitimime odaklanacağım, Vakit namazlarının daha faziletli olmasına gayret edeceğim. Belki bazı günler bunları yapabilecek, bazı günlerse yalnızca yapamadıklarımı yazacağım.
   Nihayetinde bir seri oluşturacağım; hem hayatımda hem yazılarımda. Birbirinden bağımsız gibi görünen düşüncelerin, çabaların, eksikliklerin ve küçük ilerlemelerin bir araya geldiği bir seri…
   Çünkü belki de mesele, her şeyi en başından doğru yapmak değil; başladığın şeyin içinde kendini bulabilmektir. İlk adımla ilerlemek, ilerledikçe ilerlemek ve bir yol almaktır.

27 Eylül 2026 Pazar

Kayıt 029 | Ahlaki Zeminde İnsan İlişkileri

        Son zamanlarda taşınma meselesinin verdiği telaş içerisinde, birçok esnafla kimi zaman soru-cevap şeklinde, kimi zaman da cevapsız kalan sorular üzerinden iletişim kurduğum oldu. Emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar, nakliyeciler…

    Bu yazı elbette bir genelleme değil. İşini ahlaki bir zeminde yapan emlakçılar, ev sahipleri, boyacılar ve nakliyeciler de var. Benim söylediklerim, yalnızca son dönemde muhatap olduğum bazı insanlarda ve bazı sektörlerde karşılaştığım örneklerden ibaret.

    Emlakçılardan başlamak gerekirse, bu mesleğe tamamen yabancı biri değilim. Fakat son zamanlarda muhatap olduklarım bana epey yabancı geldi.

    Bilgi almak için aradığımda kem küm ederek geçiştirenler, sırf evi göstermek için ısrar edenler, evin gerçeklerini ancak karşı karşıya geldiğimizde anlatanlar… Evin kusurlarını dile getirdiğimde ise bunu sanki şahıslarına yöneltilmiş bir eleştiri gibi algılayanlar.

    Hiç unutmam; baktığım evlerden birinde odanın bir tarafında belirgin ve alçak bir kiriş vardı. Haliyle oraya dolap sığmayacaktı. “Burada kiriş var.” dediğimde emlakçı, “Abi kirişi yıkamayız.” diye cevap verdi. Sanki kendisinden kirişi yıkmasını istemişim gibi.

    Başka bir evde ise banyo oldukça küçüktü ve duşakabin kapısı katlanır tarza idi. Bunu, alan küçüklüğünden böyle olduğunu dile getirdiğimde aldığım cevap, “Ondan değil modern bir dokunuştan.” oldu. Hazır cevap karşısında şaşırmadım desem yalan olur.

    Emlakçılar, ev sahiplerinin taleplerini bir bir sıralıyordu. Altı aylık kirayı peşin isteyenler, yalnızca yıllık kiralama şartı koyanlar… Bir ev sahibi ise evcil hayvan ve çocuk istemiyordu. Bende ikisi de yoktu ama mesele zaten benim bu şartlara uyup uymamam değildi. Böyle bir talep, başlı başına düşündürücüydü.

    Bir şeyin sahibi olmak, ne yazık ki bazen insana sahip olduklarından daha fazlasına sahip olduğu hissini verebiliyor. Mülkiyet, insanın elinde olduğu zaman bazen ihtiyaç olmaktan çıkıp bir üstünlük duygusuna dönüşebiliyor.

    Üstelik ev tutulduğunda da mesele bitmiyor.

    Boyacıların ve nakliyecilerin birbirinden tamamen farklı fiyatlar vermesi, aynı iş için birkaç farklı rakamla karşılaşmak ve her seferinde “Kime, ne satarsak?” anlayışının hâkim olduğunu hissetmek… Piyasa, olması gereken ölçülerden ziyade pazarlık yapma ve karşısındakini ikna etme gücüne göre şekilleniyor.

    Belki de bütün bu yaşadıklarımın ortak tarafı buydu.

    Gündelik hayatın son derece sıradan görünen meseleleri üzerinden, insanların birbirlerine karşı taşıdıkları ahlaki sorumluluğun ne kadar kolay geri plana itilebildiğini görmek.

    Oysa ahlak, yalnızca büyük meselelerde hatırlanması gereken bir kavram değil. Bir ev gösterirken, bir fiyat verirken, bir işi yaparken, bir kusuru anlatırken, bir müşteriye cevap verirken de ahlak vardır.

    Hatta belki ahlakın asıl sınandığı yer tam da burasıdır.

    Kimsenin bizi görmediğini düşündüğümüz, karşımızdakinin hakkını aramasının zor olduğunu bildiğimiz, “Nasıl olsa böyle yapılıyor.” diyerek kendimizi kolayca ikna edebildiğimiz o küçük anlar…

    Bu yüzden ahlak kavramının ne olduğunu ve ne olmadığını yeniden konuşmanın; ahlaklı olanla olmayan arasındaki ayrımı yeniden hatırlamanın zamanı geldiğini düşünüyorum.

    Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarıyla değil, birbirlerine nasıl davrandıklarıyla da ölçülür.

    Ve belki de ahlakın yeniden toplumun en üst değerlerinden biri olması gerektiğini hatırlamanın tam zamanıdır.




25 Eylül 2026 Cuma

Kayıt 028 | Koyun Olmamak

Uzun bir hikaye anlatacağım. Bildiğim tek hikayedir.


Bir adamın çok sevdiği bir atı varmış. Bir gün atı hastalanmış. Adam, çok sevdiği atını alıp veterinere götürmüş.Veterinerde de türlü türlü hayvanlar varmış; aslan, kaplan, kedi, köpek, koyun, keçi…


Veteriner atı uzun uzun muayene ettikten sonra sahibine dönüp:


“Senin atın çok hasta. Ayakları artık tutmuyor. Ayağa kalkması çok zor,” demiş.


Adam bu sözleri duyunca kahrolmuş. Çok sevdiği atının başında ağlamış, üzülmüş.


Sonra veterinere dönüp:


“Ne olur bir kez daha bak. Eğer ayağa kalkamazsa onu daha fazla acı çektirmeyelim. Gerekirse vuralım,” demiş.


Bütün bu konuşmaları yakındaki bir koyun duymuş.


Koyun hemen atın yanına koşmuş:


“At kardeş,” demiş, “senin hakkında bir şeyler duyduk. Eğer ayağa kalkamazsan seni piu piu yapacaklar, vuracaklar.”


At bunu duyunca bütün gücüyle kendini zorlamış. Can havliyle doğrulmaya çalışmış ve sonunda ayağa kalkmayı başarmış. Adam, atının ayağa kalktığını görünce gözyaşlarına boğulmuş.


“Çok şükür!” demiş. “Atım kurtuldu!”


Sonra sevinçle veterinere dönüp:


“Bu mutluluğun şerefine bir kurban keselim. Şu koyunu da bana sat,” demiş.


Koyun satılmış. Ve o koyun kurban edilmiş. Afiyetle yenmiş.


At şok tabi.


Yani demem o ki, ahir zamanda iyilik ağırlıktır. Yapana da değil en çok da yapılan kişiye. 

Kayıt 027 | Bir Akşamüstü



10 Eylül 2026 Perşembe

Kayıt 026 | Hoş geldin Vertigo

      Sabah namazına kalkayım derken gelen baş dönmesi beni mahvetti. Sonrasında baş dönmeleri art arda yaşanınca hemen randevu aldım. 3-4 yıl önce de yaşamıştım ama geçmişti. “Nereden çıktı şimdi bu?” diye kendi kendime soruyorum.

    Taşınma süreci, yeterlilik sınavı derken galiba fark etmeden stres yaptım.

    Doktorun yaptığı manevralar midemi öyle altüst etti ki anlatamam. İlaç istedim fakat özellikle vermedi. Ama yapacak bir şey de yok. Yarın tekrar manevra günü.

    Yine aynı şeyler olur mu, yoksa tamamen iyileşir mi bilemem. Ama şimdiden faydasını gördüm. İnşallah hepten kurtulurum.

    Allah, düşmanıma vermesin..


Kayıt 025 | Birkaç kareler

 









8 Eylül 2026 Salı

Kayıt 024 | Yön

  "Pusula saatten önce icat edildi. Çünkü yön, oraya varmanın ne kadar süreceğinden daha önemlidir."

   Hayatın ve koşturmacanın hızına kapıldığımızda bazen durup nereye gittiğimize bakmayı unutuyoruz. Oysa ne kadar hızlı yol aldığımız değil, hangi yöne doğru ilerlediğimiz asıl hikayeyi belirliyor. Doğru odak ve zamansız adımlar, bizi her zaman en kalıcı olana ulaştırır. #alıntı

Kayıt 030 | Yazmak: İçimden Taşanlar

  Yazmayı, Franz Kafka insanın kendi içinden taşmasıyla, Albert Camus ise dünyayı ve kendini anlamlandırma çabasıyla ilişkilendirmişti.   ...